Toplum olarak ciddî savrulmalar yaşıyoruz. Materyalizm canibinden esen sert kasırgaların önünde kuru yaprak misali istikameti belirsiz şekilde bir o yana bir bu yana savrulup duruyoruz.
Suç oranları nüfus artış hızımızdan fazla artıyor. İnancımıza göre haram kabul edilen davranışlar gerilemiyor. Örf ve edebimize göre ayıp olan hâller azalmak bir yana, sıradanlaşıyor. Buna mukabil, düzenli ibadetini yapanların sayısı her geçen yıl azalıyor. Bu tablo tesadüf müdür? "Kâinatta tesadüfe tesadüf edilemeyeceğine” göre çorbaya doğradıklarımız kaşığımıza geliyor.
TÜİK’in çeşitli yıllara yayılan adalet, sağlık ve sosyal hayat istatistikleri; hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık, uyuşturucu suçları ve şiddet vakalarında ciddî artışları önümüze koymaktadır. Cezaevlerindeki mahkûm sayısı bakımından Avrupa’da birinciyiz. Madde bağımlılığı yaygınlaşıyor, alkol tüketimi yükseliyor. Suç yaşı düşüyor, suç sıradanlaşıyor.
Bu tabloya bakıp da meselenin kökünü ekonomiye bağlamak, meselenin en can alıcı noktasını atlamaktır. Zira tarih boyunca nice toplumlar yokluk görmüş, ama inancını ve ahlâkını kaybetmemiştir. Asıl kayıp, manevî kimlik kaybıdır.
Namaz, ferdî bir ibadet olmanın ötesinde, insanı, günde beş vakit, kendisiyle, Rabbiyle ve mesuliyetleriyle yüzleştiren bir iç muhasebedir. Namaz, yanlışa karşı içten bir fren, harama karşı vicdanî bir settir. Bu seddin zayıfladığı yerde, kanunların caydırıcılığı da sınırlı kalır. Hiç bir beşerî tedbir, namazın otokontrol sisteminin yanına bile yaklaşamaz.
Bugün harika kanunlarımız var, cezaî müeyyideler var, mobeseler ve özel güvenlik kameraları 24 saat kesintisiz kayıt yapıyor, ama suç oranları sürekli artıyor. Neden bu tedbirlerin caydırıcılığı yok? Çünkü insanlar taklidî imandan tahkikî imana geçememişler. Bunun neticesi olarak da iman-amel dengesi bozulmuş. İnanç, hayata şekil veren bir mihenk olmaktan çıkıp, vicdan kenarına itilmiş bir söyleme dönüşmüş; bu boşlukta hukuksuzluk da, ahlâksızlık da münbit bir zemin bulmuştur.
Risale-i Nur gibi bir fikir kaynağından beslenen Yeni Asya çizgisinin yıllardır dikkat çektiği temel hakikat şudur: “Toplum, sadece kanunlarla değil; iman, ahlâk ve vicdanla ayakta durur.”
Bu mevzuda yapılan araştırma ve incelemeler bize şunu söylüyor: Suç artıyorsa, önce kalplerdeki ölçülere bakılmalıdır. Madde bağımlılıkları yayılıyorsa, önce ruhların neyle doldurulduğuna bakılmalıdır. Manadan kopuk, materyalist eğitim sisteminin bu meselede çözüm üretmediği ortadadır. Fikir suçlularını istisna tutarak suçlular arasında yapılacak küçük bir araştırma bile namaz ile suç arasında bir bağlantı olduğunu gösterecektir. Namaz azalırken suç artıyorsa, aradaki bağ inkâr edilemez.
Polisiye tedbirlerle, daha çok cezaevleri yaparak meseleye çözüm aranamaz. Çözüm; aileyi, eğitimi ve manevî terbiyeyi yeniden merkeze almaktır. İnsanlara yasaktan duvarlar örerek değil, onları maneviyatla buluşturarak çözüm aranmalıdır. Sadece korku değil, mesuliyet duygusu kazandırılmalıdır. Bu, siyasetin ufunetli gölgesinden uzak bir zeminde yapılmazsa asla başarılamaz. Siyaset eli ile “dindar nesil” yetiştirmeye çalışanların başarısızlığı ortadadır.
Bugün bu elîm sonuçları görüyoruz.
Maneviyat zayıfladıkça, toplum değerler aşınmasına uğruyor. Namaz terk edildikçe, suç artıyor.
Eğer suçların artışını konuşup, namazın azalışını konuşmuyorsak; meseleye hâlâ doğru yerden bakmıyoruz demektir.