Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslâm fikrini aklıma getirdi. İttihad-ı İslam neydi onu bir hatırlayalım dedim.
Said Nursî, Hakikat Çekirdekleri’nde; “Azametli, bahtsız bir kıt’anın; şanlı, tali’siz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı İslâmdır.” diyor.
Münazarat’ta ise ittihad-ı İslâm’ın tarifini bir soru üzerine şöyle yapıyor; “Sual: Daima ittihad-ı İslâmdan bahsedersin. Sen bize tarif et.
Cevap: İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi ismindeki eserimde tarif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın bir taşını, bir nakşını göstereceğim. İşte, kâbe-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâm’ın Hacerü’l-Esved’i, Kâbe-i Mükerremedir ve dürret-i beyzâsı [parlak ve ışık saçan incisi], Ravza-i Mutahharadır; Mekke-i Mükerremesi, Ceziretü’l-Araptır; medine-i medeniyet-i münevveresi, tam hürriyet-i şer’iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmâniyedir.”
Divan-ı Harb-i Örfî’de ise 27 Mart 1909 tarihli “Sadâ-yı Hakikat” başlıklı yazıda; “Tarîk-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) şüphe ve hileden münezzeh olduğundan, şüphe ve hileyi îmâ eden gizlemekten de müstağnidir. Hem o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?
Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedî’nin (asm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhîdir. Peymân ve yemini de imandır. Encümen ve cemiyetleri, mesacid ve medaris ve zevâyâdır. Müntesibîni, umum mü’minlerdir. Nizamnamesi Sünen-i Ahmediyedir (asm). Kanunu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.
İhfâ ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.
Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup ve ulvî göstermektir. Zira onları munsif [insaflı] zannediyoruz. Lâubaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar..” diye açıklıyor.
Bu arada faydalı olması düşüncesiyle İslamiyet’in hükümran olduğu toplumlarla diğer inançların etkili olduğu toplumlar arasında farklılıklara kısaca bakmak istiyorum.
Said Nursî, Müslümanlara seslenerek kardeşlik ve dayanışma için şu şekilde bir tavsiyede bulunuyor; “Ey ehl-i İslâm! İşte küre-i zemin gibi ağır ve âlem-i İslâmiyet’e çökmüş olan mesaib ve devahîye [musibet ve belalara] karşı nokta-i istinadımız [dayanak noktamız]: Muhabbet ile ittihadı, marifet ile imtizac-ı efkârı ve uhuvvet ile teavünü emreden nokta-i İslamiyet’tir. “1
Bunu niçin söylüyor? “Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha müşkildir [zordur]. İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyât [ilerleme, yükselme] ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mabeynlerindeki [aralarındaki] emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.” 2 diyerek yapılması gerekenleri ehl-i İslâm’a-Müslümanlara ders veriyor.
Dipnotlar:
1- ESDE. Sünûhât
2- Lem’alar, s. 123.