Her gün gözümüzü dünyaya açıyor; savaşları, siyasî gelişmeleri, ekonomik dalgalanmaları ve toplumları derinden etkileyen hadiseleri takip ediyoruz.
Zihnimiz gündemlerle meşgul olurken zamanımızı, ilgimizi ve enerjimizi çoğu zaman kontrolümüz dışındaki gelişmelere harcıyoruz. Peki, dünyada olup bitenleri öğrenmek için gösterdiğimiz bu gayretin ne kadarını kendi imanımızı güçlendirmeye, ailemizin manevî istikbalini korumaya ayırıyoruz?
Başkalarının hayatına tesir etmeye çalışırken kendi iç dünyamızı ihmal ediyor, dünyanın geleceğini merak ederken kendi ebedî hayatımızın geleceğini ne kadar düşünüyoruz? Oysa insanın önünde, dünya gündemlerinin çok ötesinde, hiçbir dünyevî kazançla kıyaslanamayacak kadar büyük bir mesele vardır: İmanını kurtarmak ve ebedî hayatını kazanmak. Bediüzzaman Said Nursî, Meyve Risalesi’nin Dördüncü Meselesi’nde dikkatimizi tam da bu hakikate çekerek bize hayatın en önemli önceliklerini yeniden hatırlatıyor.
Bu Mesele’de insan hayatını iç içe geçmiş dairelere benzeten Bediüzzaman, kişinin kalbinden ve ailesinden başlayarak mahalleye, şehre, vatana ve bütün insanlığa uzanan sorumluluk alanlarını anlatıyor. Bu dairelerin her birinde vazifelerimiz bulunmakla beraber, en küçük dairede en önemli ve devamlı vazifelerimizin yer aldığını vurguluyor.
Bu yaklaşımı günümüzün etki ve ilgi kavramlarıyla da değerlendirebiliriz. Dünyada yaşanan her gelişmeye ilgi duymak, her mesele hakkında fikir sahibi olmak ve geniş çevreleri etkilemeye çalışmak tek başına bir başarı ölçüsü değildir. Asıl mesele, ilgimizi doğru yere yöneltmek ve etki alanımızdaki en önemli sorumlulukları ihmal etmemektir. Başkalarının hayatını değiştirmeye çalışırken kendi kalbimizi; toplumu düzeltmek isterken ailemizin manevî eğitimini ihmal edersek önceliklerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekir.
Çünkü insanın dünya hayatındaki kazançları ne kadar büyük olursa olsun, iman ve ebedî hayat meselesinin yerini tutamaz. Bediüzzaman, iman hakikatlerini öğrenmeyi ve yaşamayı, insanın önündeki en büyük davayı kazanması açısından ele alır. Bu sebeple imanımızı kuvvetlendirmek, yalnızca kendimiz için değil, ailemizin ve yetiştirdiğimiz nesillerin istikbali için de temel bir sorumluluktur.
Peki, bu sorumluluğu nasıl yerine getirebiliriz?
Öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’in iman hakikatlerini anlamaya, kalbimize ve hayatımıza yerleştirmeye çalışmalıyız. Bunun için Kur’ân’ın bu asırdaki manevî tefsirlerinden biri olan Risale-i Nur Külliyatı’nı okumak, anlamak ve müzakere etmek önemli bir imkândır. Risale-i Nur, iman esaslarını akla ve kalbe hitap eden izahlarla ele alarak insanın yaratılışını, hayatın gayesini ve ahiret hakikatini anlamasına yardımcı olur.
Bu okumaları ailece gerçekleştirmek, çocuklarımızın sorularına birlikte cevap aramak ve iman hakikatlerini günlük hayatımızla ilişkilendirmek, aile içindeki manevî eğitimi güçlendirebilir. Zira çocuklarımıza yalnızca dünyada başarılı olmanın yollarını değil, hayatın niçin yaşandığını ve hangi değerlere göre yaşanması gerektiğini de öğretmeliyiz.
Unutmayalım: Dünyanın gündemini takip etmekle vazifelerimiz bitmez. En büyük vazifemiz, kendi imanımızı korumak, ailemizin imanî gelişimine katkıda bulunmak ve bu gayreti hayatımızın merkezine almaktır. Dünya meşguliyetleri geçicidir; imanla kazanılan ebedî hayat ise insanın en büyük meselesidir.