Dokuzuncu söz, kalben, ruhen ve fikren ne hoştur ve ne güzeldir. Namaza duranın sadece cismimiz olmadığını, bütün latifelerimiz olduğunu gösterir. Vakti bizimle, bizi vakitle konuşturur.
Vakitten geleni bize getirir, bizi vaktin içerisine götürür. Zamanı o vakitte durdurur, zamanı dinletir, zaman ile söyleştirir. Hiç yakalanamaz sanılan zamanı bize yakalatır, bizi ise zamanın anlamına bırakır. “O vakit, o zaman” diyerek zamanla bizi mezceder. Bir hamur gibi tefekkür manaları içerisinde yoğurur. Direnen, zorlayan, gitmem diyen duygularımızı zamanın sükûnetine bırakır, teslim eder, ona emanet verir. “O zaman, o vakit” onu iyileştirir, yeniden aldığı yere teslim eder, haydi selametle git, yolun açık olsun der.
Mesela mağrip yani akşam namazının zamanına, vaktine girelim. Hani o peşinden koştuğumuz her şeyin geri çekildiği vakit. Sanki hiç yokmuşlar, hiç bizimle olmamışlar dediğimiz vakit. Çok kıymet verdiğimiz, gözümüzde büyüttüğümüz, ne kadar önemli dediğimiz her şeyin saklanacak, gizlenecek, kaybolacak bir yer aradığı vakit. Bu gitmez, bu terk etmez, bu unutmaz denilen ne varsa hepsinin “Ben seninle gelemem, benim sana refakatim bu vakte kadardır, hadi kendi yoluna” dediğini hissettiğimiz bir vakit.
“Dâr-i imtihan lambasının” şimdi kısmen, kıyamette ise tamamen söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır bir vakit. Hani o hiç sönüp gitmez düşüncesiyle sarıldığımız, kendimizi ona sıkı sıkıya düğümlediğimiz fânîlerin birden bizimle bağlarını kestikleri bir vakit. Yani zevalde gurup eden mahbuplara perestiş edenleri şiddetle ikaz eder bir zaman, bir vakit. Ya aklına başına al, ya da o mahbupların tokadını yiyeceksin denildiği vakit. Hizmet ettiğin fânîleri bırak, onlar senden yüz çevirdiği gibi sende onlardan yüz çevir, hizmet-i Mevla için el bağla, zevalde gurup etmeyen hakiki mahbuba dön, geç olmadan kendine gel ihtarının yapıldığı kıymetli bir vakit.